dayvan cowboy, ilk video klipleri, bi kaç kısımdan oluşuyor. önce bayağı bir aşağı düşüyoruz, sonra biraz su. en son da gün ışığı. şarkı bende klibe ters kulaç atıyor, sizi bilemem.
boards of canada- dayvan cowboy
boards of canada, elektronik müzik hususunda sadelik ve anlaşılabilirlik ile ilk basamak olmayı her döneminde haketmiş bi 'oluşum. şu durumun tecrübesi dünyanın bir ucundan öbürüne mevcut. yanısıra, bu iki herifin estetik algılarından konsept vurgularına gezdiğinizde çok garip şeyler yakalıyorsunuz -her seferinde-, üstelik bu sırada kafanızın iyi olması ön şartı da yok. ambient merdiveninde sadeliğin pek tehlikeli olduğu gerçek- biosphere'den tut da air'e kadar sağlama var. bu dizginlik, ancak sizi duygu skalasında tahmin edilemez biçimde dalgalandırırsa anlamlı. evet, bunu başaran en iyi grup demek iddialı -böyle düşünmüyorum da- ama arka dönmenin de anlamsızlığı gün ışığı.
crystal castles- baptism
"hold my head under water
take a breath for the father
learn to love. lessons repeating
the chronicles are so misleading" (?!)
alice glass, 88 doğumlu, evden kaçmış kötü arkadaşlar edinmiş bi kız. ethan kath diye dünyalar çirkini bir adamla tanışıyor, dünyalar çirkini bir müzik yapmaya başlıyorlar. 8-bit punk electronic diyenler oldu, tamam dedik. sonra bakıyosun ki kendini yerlere çalmışsın, atari kafası, apaçi dansı. öyle de bir albüm kapağı yapmışlar ki, yıl 2010, albüm zaten best of, "şş siz ikiniz ne işsiniz" diyesi geliyor.
alice yine anneannesinin kıyafetlerinde. göz bebekleri büyümüş, nabzı yüksek, ortam hafif tozlu.
röykssopp- remind me
kısa geçelim: vokaller erlend oye, ingilterede ne kadar bira tüketmişiz, japonya da sonraya kalsın.
the cinematic orchestra- arrival of the birds
bayram sabahı çöp toplayan adamla yaptığım ufak konuşmanın getirisi ve attığım balığı yakalayamayan martının hisleri arasındaki bağ 47 yıllık çiftlerde yok bence. ikisinde de nereden baksan 10 kalp krizi nefret var.
biri de çıkıp sikemedi ki o tarafımı benim.
sigur ros- glósóli
bir tutam masumiyet, birazcık da aranış özgürlüğe. hep beraber bi' ütopya yapsınlar- ki kendisi yıldızlar gibidir bilirsin, ulaşamazsın; ama hep peşindesin.
“herhalde kiliseden yeni çıkmış olan bir aile hemen önümden yürüyorlardı; baba, anne ve altı yaşlarında küçük bir çocuk. biraz yoksul gibiydiler. babanın başında, yoksul heriflerin havalı görünmek için giydikleri o inci grisi şapkalardan vardı. o ve karısı, çocuğa hiç dikkat etmeden filan,öyle yürüyorlardı. çocuk müthişti. kaldırımda yürümüyordu, inmiş sokakta yürüyordu, ama kaldırımın hemen dibinden. dümdüz bir çizgide yürüyormuş gibi yapıyordu, çoğu çocuklar gibi, ve durmadan, “yakalarsa birini biri, çavdarlar arasında” şarkısını söylüyordu. güzel bir sesi vardı. üstelik şarkıyı felaket iyi söylüyordu, anlıyordunuz. arabalar yanından vızır vızır geçiyor, frenler cayır cayır ötüyor ve o kaldırımın dibinden yürüyor, “yakalarsa birini biri, çavdarlar arasında,” şarkısını söylüyordu. öyle hoşuma gitti ki. artık pek fazla moral bozukluğu hissetmiyordum..."
"...her neyse, hep, büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta -yetişkin hiç kimse, yani- benden başka. ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. biliyorum, bu çılgın bir şey.”
-çavdar tarlasında çocuklar, bölüm 16
modeselektor & thom yorke– this
thom yorke şudur yazmak haddime değil. "eve 8 kilo zeytin aldım, artık böyle besleniyoruz" dese "ama abi :/" yapmam. modeselektor işbirliği elektronik tadımı arzusuna doyum sağlama aracı, kuşku yok. "ama abi.." diyecek halimiz de. klibimizde arzulanabilir klişeler, ürkütücülükten sevimliliğe ufak bir patika ve bolca dada var. he unutmadan, kukla gülcekse onu da getir.
jason forrest- war photographer
jason forrest: müziğinde gürültüyle çırptığı deneysellik sosunu hiç eksik etmemiş hasta ruhlu herifin teki. onun bunun sample'larından hazırladığı çorbalar (onun bunun: laurie anderson, joe jackson, elton john, creedence clearwater revival, pat benatar) belli sınırlarda kalmak şartıyla sararmaya yüz tutmuş zamane kültürünü modernleştirme arzusunu her daim dışa vuruyor.
klibimizde savaş baltalarını gömdükleri yeri hatırlayamadıklarından mütevellit düşmana amansızca müzik fırlatan hınzır vikingler görmekle kalmıyor, bölüm sonu canavarlarının aşık atışmasına da tanık oluyoruz.
unkle- rabbit in your headlight
"tanrıların, hep yeniden aşağıya yuvarlanacak olan taşı tepeye çıkarmakla cezalandırdıkları sisifos, cezasını bilinçli olarak kabullenmiştir, tekrar yuvarlanacağını bildiği halde taşı bütün gücüyle yukarı taşır. camus saçma kavramını işte bu noktada tanımlar: boşuna olduğunu bildiği halde direnen insan. yaşamın anlamı ancak, dünyanın saçmalığını ve yenilginin daima tekrarlanacağını bile bile kötülüğe direnmek olabilir, insanlığa gerçek boyutlarını ancak bu başkaldırı kazandırabilir."
cinnamon chasers- luv deluxe
cinnamon chasers hala taze bir oluşum sayılabilir. hepi topu 2 albümleri var, 3.sü ise yolda. çoğul konuşmama bakmayın, russ davies'in solo projesi oluyor kendileri. projenin, alternatif elektronik türündeki diğer akranları gibi zamanla sönüp gitmesine izin vermeyecek en önemli yönü ise kesinlikle estetikliği. albüm kapaklarına baktığınızda, ya da kestirmeden klibi izlediğinizde yüzünüze vuracaktır.
soldan smack my bitch up esse de, klibimiz kurgusuyla illegal toplanmaların baş tacı oluyor. hatun ismi arayanlara kıyak: darcy ripley. bu da blogu.
Etiketler:
bazı zamanlarda izlenmeli klipler,
electronic,
synthpop
mogwai- i'm jim morrison, i'm dead
ileride eski yaşanmışlıklardan uzak kalmaya çalışacaksam da, ilk post onlar olmalıydı. mogwai trenine bineli neredeyse 10 sene oluyor. grupların iniş-çıkışları olur, yeni albümler de soğuk dinlenir. mogwai ise benim için bu genellemeyi bozan yegane grup. 17 sene önce oyunun kurallarını yazarlarken, god is an astranout elemanları henüz orta okuldaydı, slint dışında yapacakları müziği tecrübe eden yoktu (slint elemanları da post-rock yaptıklarından habersizdi). brit-pop çılgınlığı arasında piyasaya kulak asmadan gitar gürültüleri arasına zarif atmosfer sezgilerini yedirip bildiklerini okudular. hala aynı kadroyla, şarkılarının içine işlenmiş- bilinçaltında tecrübe edilen o doğal nabzı hiç kaybetmeden devam ediyorlar. post-rock sekmesinde kuralları koyan grup bugün de kendileri.
i'm jim morrison, i'm dead, yarattığı -duygu iniş çıkışlarıyla- bittiğinde biraz huzurlu, biraz da üzgün hissettiriyor. ama kendinizi doymuş atfediyorsunuz. neyse, şimdi biz hepimiz ölüyoruz ya, bu çok güzel bi' şey.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)