çıktığı delik, fizikselliğin baskın kaybolmuşluğu, derinliğin dolambaçlarla taçlandırdığı umutsuzluk ve farklılaşmak arzusunun ilk kez bu denli yoğun hissedildiği karanlık ve puslu bir yoldaki ışığa dönüşmesinin aşağı yukarı bir bileşimi gibiydi. tüm bu kaotiklik sarmalı felç hali yaratmıyormuş gibi kabanının ön üst cebinde taşıdığı dinamitin en garip zamanlarda zihninin orta yerine kareler yollayıp onu yere mıhlamasını da kaldırmak zorundaydı. nihayet tanıdığım yerlere geldiğini sezdiğinde bile hala yolun yarısında olduğu çarptı yüzüne sonra. garip bir huzur duydu. bilinci neden bu tersinimi yaşadığının savaşını veriyordu.
minibüse binmek, hem eve hem yolcu insanlara yaklaşım demekti. peşini bırakmayan ironilerin canını hepten sıkmaya başlamasının yanı sıra, tekrar gördü o yolu. ilk defa yürümüş, ilk defa hissetmiş gibi yandı içi. geçmiş, geçmişleştikçe önce kemik oluyordu. tuzla buz olması ise biraz zaman ve benliğinden bir parça çalıyordu.
minibüse binen kızı incelemeye başladı, nedensizce. sadece bir görüntü algılayarak. gözüne ilk kırmızı ceketi çarptı.daha sonra da ceketin üstüne düşen sarı saçları. renklerin pastelliği heyecan ve hayat verici geldi birden. ayağında biraz rahatlık biraz da olgunluk püskürten bir ayakkabı vardı. taban, tüm yüzey boyunca yüksekti. boyundan duyduğu muhtemelen çocuk masumluğundaki utanç, yüzünü gülümsetti. altında dar siyah bir kot vardı. bacaklarını o kadar güçsüz o kadar zarif gösteriyor ki estetik tellerini tizletiyordu. ceketin rengi... mat, kırılgan bir kırmızı. günün rengi. ceketin sırtındaki düğmeleri iliştiren iplerden biri dışarıya salmıştı kendini. bir kez daha. doğallık ve yapaydan uzaklaşışın bu istemsiz ve plansız vurgusu, hafif bir pusta koyu bir beyazmışçasına huzur verdi. saçları bakımlı değildi, ama o kadar doğaldı ki günün ilk ışığında parlayan başaklar misali natürmort bir tuval çiziyordu. yüzünü sadece arada sırada görebildi. gözleri kaçamak, biraz da boş bakıyordu kadının. durağa geldiğinde "müsait bi yerde" diye bağırdı şoföre.
inerken de ona dönüp "hoşçakal görüntü, bir perşembe daha geçti" dedi.
minibüse binmek, hem eve hem yolcu insanlara yaklaşım demekti. peşini bırakmayan ironilerin canını hepten sıkmaya başlamasının yanı sıra, tekrar gördü o yolu. ilk defa yürümüş, ilk defa hissetmiş gibi yandı içi. geçmiş, geçmişleştikçe önce kemik oluyordu. tuzla buz olması ise biraz zaman ve benliğinden bir parça çalıyordu.
minibüse binen kızı incelemeye başladı, nedensizce. sadece bir görüntü algılayarak. gözüne ilk kırmızı ceketi çarptı.daha sonra da ceketin üstüne düşen sarı saçları. renklerin pastelliği heyecan ve hayat verici geldi birden. ayağında biraz rahatlık biraz da olgunluk püskürten bir ayakkabı vardı. taban, tüm yüzey boyunca yüksekti. boyundan duyduğu muhtemelen çocuk masumluğundaki utanç, yüzünü gülümsetti. altında dar siyah bir kot vardı. bacaklarını o kadar güçsüz o kadar zarif gösteriyor ki estetik tellerini tizletiyordu. ceketin rengi... mat, kırılgan bir kırmızı. günün rengi. ceketin sırtındaki düğmeleri iliştiren iplerden biri dışarıya salmıştı kendini. bir kez daha. doğallık ve yapaydan uzaklaşışın bu istemsiz ve plansız vurgusu, hafif bir pusta koyu bir beyazmışçasına huzur verdi. saçları bakımlı değildi, ama o kadar doğaldı ki günün ilk ışığında parlayan başaklar misali natürmort bir tuval çiziyordu. yüzünü sadece arada sırada görebildi. gözleri kaçamak, biraz da boş bakıyordu kadının. durağa geldiğinde "müsait bi yerde" diye bağırdı şoföre.
inerken de ona dönüp "hoşçakal görüntü, bir perşembe daha geçti" dedi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder